Bölüm #24 – Project Mayhem

Bölüm #24 – Project Mayhem

Gerekli Detay Bölüm #24

EMEA bölgesinin en çok dinlenen 889’uncu podcast’i Gerekli Detay’a hepiniz hoş geldiniz.

Gerekli Detay’ın yeni bölümüne hoş geldiniz. Bu bölümde konumuz, bir gün önce yayınladığımız bonus bölümün de haber verdiği gibi, Dövüş Kulübü olacak.

Kitabı okumayanlar veya filmi izlemeyenler için çok fazla spoiler içeriyor bu bölüm. Lütfen, rica ediyorum, şayet kitabı okumadıysanız ya da filmi izlemediyseniz bu bölümü dinlemeyin.

Başlıyorum. Her şey mahvoldu diye ağlamayın sonra.

Dövüş Kulübü, sanılanın aksine bir film değil. Esasında bu bir roman. Chuck Palahniuk tarafından yazılmış ve 1996 yılında yayınlanmıştır.

Genel anlamda konu şu. İsimsiz bir kahramanımız var. Insomnia ile mücadele ediyor. Bu mücadelesinde medikal yardım arıyor, ancak bulamıyor. Çeşitli hastalıklara sahip insanların katıldığı destek gruplarına gitmeye başlıyor. Bir süre sonra da Tyler Durden isimli kişiyle tanışıyor. Birlikte, modern dünya için devrim niteliğinde olan yeni bir psikoterapi grubu oluşturuyorlar, Dövüş Kulübü.

1999 yılında ise, yönetmen David Fincher, bu romanı aynı isimli bir filme uyarlıyor. Uyarlanan bu film, kült filmler listesine deyim yerindeyse elini kolunu sallayarak giriyor.

Filmden de çok kısa bahsetmek istiyorum. Çünkü yakın çevremde de maalesef hâlâ anlaşılamamış bir eser. Hikayedeki ana karakterimiz, anlatıcı, işi gereği yoğun stres yaşayan ve sürekli uçakla seyahat eden biri. Hem stres, hem jet lag, bu arkadaşımızda uykusuzluğa sebep oluyor. Bu uykusuz geceler; derin düşünceleri, anlam arayışını, psikolojik çöküntüleri ve sistemi sorgulamayı da beraberinde getiriyor tabii ki.

Kendi zihninde yarattığı Tyler Durden karakteri ile birlikte; bir barda, insanların canlı hissetmek için birbiriyle dövüştüğü – hatta bunu belirli kurallar çerçevesinde yaptığı – bir kulüp kuruyor. Bunu da aslında kasıtlı olarak yapmıyor. Sadece kendi yapmak istediği şeyleri yaparken, aslında bulunduğu duygudurumda yalnız olmadığını keşfediyor ve o kendi yolunda yürürken, insanlar ona katılıyor.

Dövüş Kulübü giderek büyüyor. Tüketim toplumuna karşı savaş açıyor. Kapitalist düzeni eleştiriyor. Modern köleler olduğumuzu, medyanın aklımızla oynadığını, sadece basit tüketicilerden ibaret olduğumuzu vurguluyor. Bu serzenişler, beraberinde yeni bir projeyi doğuruyor. Kaos ya da kargaşa projesi diyebiliriz adına. Bu süreçle birlikte, Dövüş Kulübü üyeleri, ülkenin çeşitli bölgelerinde pek çok olaya karışmaya başlıyor. Bir süre sonra bu protestolar, önü alınamaz şekilde büyüyor.

Gelelim kitabın ortaya çıkış sürecine. Chuck Palahniuk kampa gidiyor bir gün. Bir tartışma yaşıyor orada. Morluklar ve şişliklerle dönüyor işe. İş arkadaşları ise hiçbir şey sormuyor. Özel hayatına duyulan ilgisizlik ve belki de korku, Chuck’ı Fight Club’ı yazmaya teşvik ediyor.

1995 yılında Chuck Palahniuk, “tehlikeli yazım” isimli tekniği uygulayan bir yazı grubuna katılıyor. Bu tekniğin geliştiricisi, Amerikalı yazar Tom Spanbauer. Tekniğin savunduğu 2 önemli nokta var. Minimalist yazım ve acı dolu kişisel deneyimlerin ilham kaynağı olarak kullanılması.

Palahniuk, bu yazarın etkisi altında kalıyor. Daha sonra Görünmez Canavarlar olarak yayınlanacak romanının ilk taslağını hazırlıyor. Hiçbir yayınevinin ilgisini çekemiyor. Bu durum üzerine, kısa hikaye olarak yazdığı Dövüş Kulübü’nü genişletiyor ve bir roman hâline getiriyor. Daha önceden 7 sayfalık bir kısa hikaye olan eser, olgunlaşarak bir romana dönüşüyor. 1996 yılında ise yayınlanıyor.

Filmden de söz etmek istiyorum biraz. David Fincher’ın yönetmen koltuğunda olduğundan söz etmiştik. Anlatıcı rolünde ise Edward Norton’ı görüyoruz. Bu arada çok üzülerek söylüyorum, Edward Norton’ın canlandırdığı bu karakterin isminin Jack olduğunu söyleyenler falan var. Yok öyle bir şey. Bu karakterin adını, ne romanda ne de filmde hiç duymuyoruz arkadaşlar. Adını bilmiyoruz. Gittiği destek gruplarında, kendine sahte isimler veriyor hep. Cornelius, Rupert gibi isimler kullandığını görüyoruz. Ancak gerçek adını bilmiyoruz.

Tyler Durden rolünde Brad Pitt, Marla Singer rolünde ise Helena Bonhem Carter var. Michael Lee Aday ya da bilinen sahne adıyla Meat Loaf ise, Bob karakterini canlandırıyor. 20 Ocak 2022’de Meat Loaf hayatını kaybetti. Kendisini saygı ve sevgiyle anmış olalım bu bölümde de.

Filmin bütçesi, 60 – 65 milyon dolar civarında. 138 günde çekiliyor. Dövüş sahneleri ve bu sahnelerin getirdiği kan ve terden dolayı da; koreografi ve makyaj konularında uzman isimlerle çalışılıyor.

Filmle ilgili pek çok ilginç nokta var. Bunların ne kadarı doğrudur, ne kadarı şehir efsanesidir, tartışılır tabii. Ancak bu Gerekli Detay’lardan da bahsetmek lazım.

Örneğin, Marla Singer karakterini canlandıran Helena Bonhem Carter, makyajcısından sol elini kullanmasını rica ediyor. Bu sayede Marla karakterinin – olması gerektiği gibi – özensiz bir tip olmasını sağlıyor.

Yönetmen, tipik bir Hollywood filminin 2-3 katı kadar fazla çekim yapıyor. Örneğin, Edward Norton’ın merdivenlerden yuvarlandığı sahnede 12 çekim yapılıyor. Sonra ne oluyor peki? İlk başta çektiklerini kullanıyorlar filmde.

Mağara sahnesinde Marla Singer ile anlatıcı arasında bir nefes görülüyor. O nefes, Leonardo DiCaprio’nun Titanik filminde gördüğümüz nefesi.

Tyler ile anlatıcının birlikte beyzbol sopalarıyla arabalara vurduğu sahnede, özellikle istenen bir araç var. Volkswagen Beetle. İki oyuncu da, Beetle’dan nefret ediyorlar. Edward Norton, durumu şöyle açıklıyor. 60’lı yılların gençlik kültürünü ve özgürlüğü simgeleyen bir araç bu. Ancak 60’ların gençleri, 90’ların şirket patronları oluyor. Kendi dönemlerini paketleyip tekrar satıyorlar gençliğe. Bu konulara pek girmek istemiyorum ama, günümüzde de çıkıp birileri sürekli eğitim, girişimcilik, iş dünyası falan filan konuşuyorlar. Başarı hikayelerinden bahsediyorlar falan. Yani ne bileyim. Neyse hiç bulaşmıyorum. Neticede bu arabayı 2 oyuncu da sevmiyor. Sıra bu arabaya geldiğinde de bam diye yapıştırıyorlar sopayı.

Film boyunca Tyler Durden’ın sarı-turuncu renkli gözlüklerini göreceksiniz. Bu gözlüklere BlueBlocker deniliyor ve insomnia hastaları tarafından sıklıkla kullanılıyor. Özelliği ise, uyku için gerekli olan melatoninin üretimine zarar veren mavi ışığı filtrelemek.

Filmin neredeyse her sahnesinde bir Starbucks bardağı var. Hatta filmde yerle bir edilen kahve dükkanı da bir Starbucks. Ancak Starbucks firması, dükkanın üzerinde isim görünmesini istememiş. Starbucks’ın yıkılışı gibi bir durum göremiyorsunuz filmde. Ancak bu, Starbucks’ın kahvelerinin leş gibi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ayrıca Starbucks mobil uygulamasında herkesin bıraktığı 3-5 kuruşun tamamını, kafalarına göre işletip nasıl da parayı vuruyorlar hiç düşündünüz mü? Neyse, konumuz bu değil.

Filmin birkaç sahnesinde, Tyler Durden karakteri, henüz anlatıcıyla tanışmamış olmalarına rağmen karşımıza çıkıyor. Ekranda beliriyor. Örneğin, anlatıcının otel odasındaki televizyonda otel tanıtımını izlediği sahnede, personellerden birinin Tyler Durden olduğunu görebilirsiniz.

Yine bazı sahnelerde, Tyler ve anlatıcının aslında aynı karakterler olduğu bize gösteriliyor. Örneğin, otobüste bu ikiliye çarpan adam, dönüp anlatıcıdan özür diliyor. Tyler’a hiçbir şey söylemiyor. Bara girerlerken, kapıdaki kişi sadece anlatıcıya selam veriyor. Arabayı getiren vale, anlatıcıya bakıp “Bay Durden” diye hitap ediyor. Ve belki de en çarpıcılarından biri de şu. Arabalara vurdukları sahnede, önce Tyler vuruyor ilk arabaya. Sonra anlatıcı vuruyor. Ancak alarm, ikinci vuruştan sonra çalıyor. Kaza yaptıkları sahnede, aracı Tyler’ın kullandığını görüyoruz. Ancak kazadan sonra, Tyler yolcu koltuğundan çıkıyor ve şöför koltuğundaki anlatıcıyı kurtarıyor. Yani aslında film boyunca bize, Tyler Durden’ın gerçek olmadığı, bir yanılsama olduğu, anlatıcının zihninde canlandırılan bir karakter olduğu çeşitli şekillerde ifade ediliyor.

Ufak bir Gerekli Detay daha. Anlatıcının kendini vurduğu sahnede, makyaj süpervisörü Rob Bottin tarafından yapılan bir kukla kullanılıyor. RoboCop bölümünü dinleyen dinleyicilerimiz hatırlayacaktır. Rob Bottin, bizim meşhur RoboCop kostümünü de modelleyen abimiz.

Chuck Palahniuk, kendisine hâlâ Dövüş Kulübü’nün yerini soranların olduğunu söylüyor. Kendisi ısrarla, böyle bir kulübün gerçekte var olmadığını dile getiriyor. Ancak gerek romanın gerekse filmin etkisiyle, dövüş kulüpleri ortaya çıkıyor. Bu kulüplerin bazıları, davete dayalı bir sistemle çalışıyor. Size ilginç gelebilir, ben öğrendiğimde çok şaşırmadım açıkçası. Bu kulüplerden bir tanesi Gentlemen’s Fight Club. Kurucusu bir dövüş sanatları eğitmeni ve aynı zamanda yazılım mühendisi. Bu grubun üyelerinin büyük çoğunluğu da, teknoloji sektöründe çalışan erkeklerden oluşuyor.

Şaşırmama sebebimi, belki ileride ayrı bir bölüm olarak anlatırım. Ancak az çok tahmin edebiliyorsunuzdur diye ümit ediyorum.

Toparlayacak olursak; Fight Club, gerçekten de çok önemli ve sağlam bir eser benim gözümde. Pek çok kalıcı iz bırakmayı başarmıştır. Gerek bende, gerekse dünyanın pek çok yerinde, benzer ya da aynı düşüncelere sahip insanlar için. Bir nevi “yalnız değilsin” mesajı olmuştur aslında.

Gayet tabii, bu romanı veya filmi alıp, sonrasında “Ya he ona buna vuruyorlar, düzene karşı geliyorlar, sonra hastanelik oluyorlar, yarın sabah işe gitmeyecek mi bunlar, ne işleri var gece gece burada?” diyerek okursanız ya da izlerseniz; oradan bir halt çıkmaz. Konu bu değil çünkü. Araca değil, amaça odaklanmak lazım.

Gelecek hafta cuma günü saat 19:28’de görüşmek üzere, kendinize dikkat edin. Merak etmeyin, her şey kontrol altında.

Bir Cevap Yazın